12 Kasım 2016 Cumartesi

Onarmak Zordur


Onarmak Zordur 


Şarkılar değil de
Hep kulaklar bitiyor,
Onarmak zordur.

Bir yürek üşümüş
Kapamış kapılarını,
Onarmak zordur.

Bir şey yitirilmiş
Hiç eskimeyecektir,
Onarmak zordur.

İnsanın içine düşen korku
Özgürlüğünden olmustur,
Onarmak zordur

Ölümü düşünmek yenilmek,
Sevmek ölümü yenmektir,
Onarmak zordur

Özdemir Asaf




3 Ekim 2016 Pazartesi

Kocişler ve Masal Evler Kişilik Bozukluğu Belirtisi

Pembe bir kurdela ile sarılmış bisküvi, fiyonk yapılmış domates, yine kurdela ile sarılmış mısır ve bu kocişko akımının zirvesi diyebileceğimiz dantele sarılmış tost…
ekran-resmi-2016-09-22-11-06-40
Tüm sosyal medya mecraları bu fotoğraflar ile dolup taşmaya başladı. Çoğu yeni evli genç kadınlar “sunum” çılgınlığıyla, Alice Harikalar Diyarı’na benzettikleri pembe, mavi renklerle dolu evlerini ve yemeklerini paylaşıp duruyorlar.
Bir grup sabah akşam hayatını süslemeli sofralara ve bunların fotoğrafını paylaşmaya adarken, bir grup insan da garipseyerek izliyor.
Peki, bu mutluluktan ayakları yerden kesilmiş, adeta masallarda yaşanan hayatlar gerçek mi? Daha önemlisi sağlıklı bir ruh hali mi?
ekran-resmi-2016-09-22-11-07-01
TOPLUMA DUYARSIZ “LA BELLE INDEFERANS” SENDROMU
Psikiyatrist, Prof. Dr. Arif Verimli bunun nedeninin cam fanusta, dış dünyanın kötülüklerinden uzak büyütülmek olduğunu söylüyor. Bunun sonucu olarak da dış dünyaya karşı duyarsız, toplumsal sorunları umursamayan “La belle indifference” da denilen güzel aldırmazlık sendromu ortaya çıkıyor.
57e25500c03c0e0cb08ac17a
DIŞ DÜNYADAN BİHABER, DUYARSIZ
Prof. Dr. Verimli bu hayat tarzının bir kişilik bozukluğu olabileceğini de söylüyor, “Batıda *Kitsch diye bir terim vardır.
Türkçe’de tam karşılığını ben bu kızlarda buldum. Bu sunumlar öncelikle komik eğlenceli ama gereksiz ve abartılı. Buna bu kadar çok titizlenen ve birbiriyle yarışan kişiler olduğunu ve ‘Kitsch’leştiklerini görüyoruz. Bu kişilerin çocukken aşırı alkışlandığını, korunduğunu, prenses gibi yetiştirildiğini, öyle kıyafetler giydirildiğini, annelerinin de bunların bir üst sınıfı olduğunu düşünüyorum. Hayalimsi ve masalsı (projeler, düşler, tüyler, kurdeleler) çocuksu yaşantılar histeride, narsizmde, histeriyonik, pasif bağımlı kişiliklerle çok sık görünür. Hayatında çalışma hayatı olmamış dış dünyanın kötülük ve sorunlarından uzak tutulmuş tanıştığı kişi sayısı az yaşamında sadece kendi dünyası olan toplumsal ve evrensel sorunlara duyarlılığı az “la belle indeferans” güzel aldırmazlık sendromudur bu düpedüz.

*Kitsch: Var olan bir tarzın aşağı bir kopyası olan sanatı sınıflandırmak, ifade etmek için kullanılan Almanca bir terimdir.
57e25500c03c0e0cb08ac183
HİSTERİYONİK VE NARSİSTİK KİŞİLİK BOZUKLUKLARI NASIL KİŞİLİK BOZUKLUKLARIDIR?
Histeriyonik kişilik bozukluğunda hastalar, ilgi odağı olmadıkları durumlarda rahatsız olurlar. Başkalarının yanında cinsel yönden baştan çıkarıcı ve cinselliği çağrıştıran söz ve davranışlarda bulunurlar. İlgiyi üzerlerine çekmek için sürekli fiziksel cazibe ve çekiciliğini kullanırlar, başkalarını etkilemek için yoğun bir çaba harcarlar. Gösteriş yapan, yapmacık, isteklerini çocuksu sesler çıkararak anlatan, tiyatral, cinselliğini kendi çıkarı için kullanmaya ve telkine yatkındırlar. Başkalarının dikkatini üzerlerine çekmek için çabalarlar. Övülmezse huysuzlaşırlar. Övgü görmediği yerde ağlamalar gösterirler. Güvence arayışları sonsuzdur. Çabuk güvenen çabuk aldanan kişilerdir.  Kadınlarda erkeklerden 20 kat daha fazla görülmektedir. Kişiler terapiye ve ya ilaçlı tedaviye yaklaşmak istemezler. Çünkü zaten yaptıklarının bir kişilik bozukluğu olduğunun farkında değillerdir. Hatta hastalıkları tedavi edilerek ellerinden alındığında mutsuz bile olabilirler. Ancak psikoterapide çok güzel sonuçlar alınmakta ve düşük doz ilaç takviyesiyle kişiye yardımcı olunmaktadır. Histeriyonik Kişilik Bozukluğunda yaşın ilerlemesiyle birlikte semptomlar da yavaşlar.
Narsistik kişilik bozukluğunda ise hasta kendisinin çok önemli olduğu duygusunu taşımaktadır. Başarılarını ve özelliklerini anlatır, üstünlük duygusu, grandiyözite, empati kuramama, kendini diğer insanlardan daha üstün ve özel görme, başarı, zeka, akıl, üstünlük gibi konulara kafa yorma, kendini çok sevme, kendine göre, kendi için ve kendi yararına üşünen, kıskanç, kendi çıkarları için başkalarını kullanan, aşırı bencil ve benmerkezci, özel ve eşi benzeri bulunmaz birisi olduğunu savunan, beğenilmek için her şeyi sergileyen, üstün kişi ve kurumlarla ilişkiler kurmayı hak ettiğini savunan kişilerdir. Sevgi, saygı, empati, anlayış ve duygusallık hayatlarında pek yer kaplamaz. Bu bozukluğun yapısı kronik olup tedavisi son derece zordur. Psikiyatristin telkinlerine yatkın değillerdir. Çünkü bir başkasının doğrusunu kabul etmeyi güçsüzlük sayarlar. Tedavisi oldukça güçtür. Bu kişiler aslında yapılarından pek de mutsuz değillerdir. Ancak çevresindekiler için son derece zor bir yapıları vardır.
Kaynak: Hürriyet.com

Güç

Teknolojinin son 100 yıldaki ilerlemesi, birkaç bin yıllık ilerlemenin daha da önünde. 20. yy. ın başında ve ilk yarısında gazetelerde yayınlanan "2000'li Yıllar Nasıl Olacak ?" araştırmalarının ve yayımlarının  daha fazlası gerçekleşti. Jules Verne'in "Aya Yolculuk" kitabının üzerinden bir asır geçti geçmedi, insanoğlu aya ayak bastı.
 Bugün artık evden dışarı adım atmadan tüm işlerimizi halledip alışverişimizi yapabiliyoruz. En uzaktaki yakınımızdan sosyal medya aracılığla haberdar olabiliyoruz. Beğenmediğimiz bu durumu/kişiyi sosyal medya etiketleri aracılığla saniyede linç edebiliyoruz. İnsanların elinde muazzam bir güç var. Güzel ama bunu yararlı kullanmak da çok önemli. Yani çizgi filmlerdeki gibi güç kötünün elinde olmamalı.
Peki kötülük/iyilik ölçütü nedir ?
 Sevdiğimiz-sevmediğimiz kişi ayrımına göre mi ? Hayır, tabii ki de. Güç tamamen bilgiyle alakalıdır. Bilginin tek kaynağı da ne internet ne de tv.dir. Sadece ve sadece kitaplardır. Bakın çevrenizde bu nasıl üniversite bitirmiş, bu nasıl bu mesleğin saibi olmuş, dediğiniz insanlar vardır mutlaka.
 İşte, bunun tek sebebi sadece test çözüp sosyalleşmemiş-bakkaldan ekmek almaktan aciz-çocukların yetişip bu mesleklere sahip olmasıdır. Ülkemizin okuma istatistikleri-aslında olmayan istatistikleri de denilebilir- göz önüne alındığında bu tip diplomalı ama tabiri caizse boş insanların artması işten bile değil. Ellerde cep telefonuyla, etiketlerle, bir şeylerden şikayet edilerek hiçbir yere varamayız. Okuyarak saygı duyarak ulaşabiliriz güzelliklere, doğrulara, ve mutluluğa. Bizi kurtaracak olan kitaplardır.

20 Eylül 2016 Salı

Haydar Haydar



  Ben melamet hırkasını  
  Kendim giydim eğnime  
  Ar ü namus şişesini  
  Taşa çaldım kime ne  
  Haydar Haydar taşa çaldım kime ne  

  Sofular haram demişler  
  Aşkımın şarabına  
  Ben doldurur ben içerim  
  Günah benim kime ne  
  Haydar Haydar günah benim kime ne  
 
  Gah çıkarım gökyüzüne  
  Seyrederim alemi  
  Gah inerim yeryüzüne  
  Seyreder alem beni  
  Haydar Haydar seyreder alem beni  

  Gah giderim medreseye  
  Ders okurum Hak için  
  Gah giderim meygedeye  
  Dem çekerim aşk için  
  Haydar Haydar dem çekerim aşk için  
 
  Nesimi'yi sorsalar kim  
  Yarin ile hoş musun  
  Hoş olam ya olmayayım  
  O yar benim kime ne  
  Haydar Haydar o yar benim kime ne  
 
                              Aşık Nesimi

Yaz, Gençlik, Zaman ve Mavi

 Bir yazı daha bıraktık ömrümüzün sayfalarında. Uzun uzun doyasıya yaşadık yine. Havalar serinledi, yapraklar hafif renk bozdu, kentin canlılığı yavaş yavaş silindi. Sabahın körüne döndü günler; sessiz, sakin ve ıssız...
 Güzel anılar biriktirdik, güzel dostlarımızla. Kaydettik; dün, bugün ve yarından ibaret olan seyir defterimize. Gezdik, tozduk; yedik, içtik; bol kahkakalar attık; şen ve kalabalık sofralarda. Uzaktan, yakından, eşten, dosttan selamımızı aldık, en güzel sabaha karşılarda selam verdik çöpçülere. Zamanın hızında yine kaybeden olmamaya çalıştık; çünkü geçen zamanı iyi değerlendirdik kendimizce. Zamana karşı kazanmanın tek yolu da budur zaten. Zaman ve kahkaha oranını kurabilirsek arkaya dönüp baktığımızda çok da üzülmeyiz.
 Benim için "zaman" korkunç bir bilinmezlik(enigma, muamma). Öyle ki Tanpınar'ın yalın ve derinlikli şiiri gelir aklıma zaman zaman:
 Ne içindeyim zamanın/ Ne de büsbütün dışında/ Yekpare geniş bir anın/ Parçalanmaz akışında.
 Çıkamam işin içinden, fazla derin gelir, kaybolurum; en sonunda da ne bileyim üzülürüm zamana; insanın zaman karşısındaki çaresizliğine. 
 İnsanın büyük bir çaresizliğidir zaman kavramı. Düşünsen dert olur içine. Hele ki yaşlanma korkusu da eklenirse. Zaman geçtikçe/yaşlandıkça artık eskisi gibi olamam korkusu bu aslında.
  Oysa hep genç kalmalıyım ben. Hep de yaz mevsimi gibi uçarı olmalıyım. Başımda hercai kavak yelleri esmeli. Denizin kıyısında olmalıyım ben Allah'ım yüzme bilmesem de olur. Maviliklere dalmalı gözlerim. Gökyüzü de yıldızlı olsun. Gece de mavi, gündüz de mavi olmalı. Ah mavi! Nelerden değerlisin sen bir bilsen. Mavi demek, yaz demek; yaz demek, gençlik demek. 
 İşte yaz, gençlik ve zaman iç içe geçmiş zincirin halkaları gibi benim için. Sanki maviden uzaklaşırsam yaşlanırmışım gibi. Yaşama sevincimi yitirir, kıyıda çırpınan bir balık oluverirmişim gibi. Sanki yaşlanırsam da mavi solar, hayattan keyif alamam, yazları da mutlu olamam gibi geliyor. 
 Maviliklere...

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Jamais vu

 Yaşanmış bir olayı ilk kez yaşıyormuş hissine kapılmak anlamına gelen Fransızca sözcük. Daha popüleri "deja vu"nun karşıtı. sadece psikolojik rahatsızlığı olan kişilerin değil normal bireylerinde yaşayabileceği bir durum. (Öncelikle bu hastalıktan muzdarip olanlar varsa şifalar dileyeyim.)
 Yaşasak güzel olabilecek bir duygu düşüncesindeyim. Tekdüzeliğin içinde heyecan katacağı kesin yaşamımıza. Ayrıca ruhumuzdaki onulmaz yaralar içinde bir tür sağaltma etkisine sahip. Neticede unutmak değil mi, unutabiliriz. Zaten unutmamız gereken çok ağır vakalar var ruhumuzda. Şöyle de denilebilir 'jamais vu' durumuna: Yaşanmışlıkları yaşanmamış saymak. Bu daha güzel ol(ur)du sanki. Hayatımıza girdiğine pişmanlık duyduğumuz insanları gördüğümüzde hiç tanımamış gibi boş gözlerle baksak yürüyüp gitsek umarsızca. Ya da yaşadığımız acıya benzer bir durumla karşılaşınca kendi acmızı hatırlamasak. Gözyaşlarımız hep içimizde kalsa ağlamamaktan kurusa gözlerimiz, yalancı gözyaşı damlaları satın alsak eczanelerden gözlerimizin kurumaması için. Bizi ağlatan her ne varsa her kim varsa gördüğümüz an bir "jamais vu" durumu yaşasak ve ardından bize bakarken gözlerini yakalasak  "Bu kim ya tanıdık mı acaba da böyle bakıyor, desek."
 Bir "jamais vu" ya baksa üzüntülerimiz. Yaşanmışlar yerine yaşanmamışlara üzülmek de tercih edilebilir hatta. Ne de olsa milyon hayalk kırıklığı var hepimizin ruhunda. Bıraktığı maddi manevi izlerle birlikte bizi yaralayan birçok olay. Zaten alkol alanların çoğunun bahanesi değil midir, unutmak için içiyorum diye. Ne güzel olur zihnimizin anlık "jamais vu" ları. Hem belki kötü alışkanlıklar üzerinde de azaltıcı etkisi olur.
 Bir "jamais vu" alıp götürse keşke yitip giden ruhumuzu. Kaybolup gelse onarılmış, çocukluk gibi tıpkı sıfırlanmış olarak.
 "Jamais vu"lara...

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Eleştiri: Osman- Beyazıt Akman

http://mcdn01.gittigidiyor.net/22994/tn30/229941954_tn30_0.jpg
 Yazar- Akademisyen Beyazıt Akman'ın son kitabı "Osman" iki cilt olarak geçtiğimiz aylarda çıktı. Ancak okuma listemde başka kitaplar olduğu için anca okuyup bitirebildim kitapları.
 Beyazıt Akman'ın ilk önce "Dünyanın İlk Günü" sonra da "Son Sefarad" romanlarıyla tanıdık. Şimdi de II ciltlik "Osman" romanı. Yazarı bilenler bilir, romanlarında kahramanların gözünden, farklı bakış açılarından ilahi bir anlatım biçimi vardır.
 "Osman" romanı da böyle: Moğol istilasının ardından; Selçuklunun, Anadolu'daki hakimiyetini yitirmesi, Bizans baskısı, Haşhaşiler, vb. irili ufaklı birçok grubun arasında ayakta kalmaya çalışan minik bir beylik. İşte bu minik beyliğin bir imparatorluğa dönüşmesi için Allah yolunda mücadele veren yiğit Osman Gazi'nin öyküsüne tanık oluyoruz kitapta, II cilt boyunca. Roman; çoğunlukla Osman'ın gözünden olmakla şövalye Mihal, Yunus Emre, Marco Polo ve her kitabında olduğu gibi Amerika'da araştırma yapan Beyazıt'ın gözünden anlatılmakta.
 Gerçekçi karakterlerle, tarihe saygılı uzun ve yıllara yayılmış-4 yıl-titiz bir araştırma sonucu yazılan bu roman yine çok başarılı, yazarın diğer kitapları gibi. Nasıl ki Ahmet Ümit cinayet romanını bu ülkeye sevdirip başlıca yazarı olduysa Beyazıt Akman'ın da tarih romanı alanında aklımıza gelen ilk isim olması işten bile değil. Her ne kadar son yıllarda Osmanlı tarihine ilgi artmış ve art arda kitaplar yayımlanıyor olsa da bunların çoğunluğu pop kitaplar ve Batı tarihçiliğinin dayatması olan haremli, efsunlu oryantalist bakış açısına sahip eserler. İşte yazar tam bu noktada kendi kültürümüzü, özümüzü bize anlatmakta. Yağlı güreşler, okçuluk, Türk çadırları, savaş taktikleri, yaşam biçimleri, dini algılayışları, Türk töresi ve Oğuzlar. Hepsi bu romanda bize anlatılmakta.
 Yazarın eseri bu alandaki zirve eser olan Kemal Tahir'in "Devlet Ana" romanından hiç de geri kalmamakta içerik olarak hatta fazlasını bile sunuyor olabilir; ancak Kemal Tahir'in o muazzam diline yaklaşamıyor. Romanın ve yazarın tüm romanlarındaki tek eksiği de bence bu. Dönemin dilini tam olarak yansıtamaması. Ancak estetik kaygıdan çok akademisyenliğin verdiği etkiyle yazar biraz da öğreticiliği amaçlıyor.
 Her ne olursa olsun alanındaki bu çok özenli hazırlanmış güzel romanı okumanızı öneriyorum.