Aşk, yaşamı; cinayet, ölümü sıradanlıktan kurtarır...
Ahmet Ümit'in "Sultanı Öldürmek"ten 1,5 yıl sonra 21 Ekim'de yayımlanacak "BEYOĞLU'NUN EN GÜZEL ABİSİ" romanından bir bölüm ve afiş çalışması:
''BEYOĞLU'NUN EN GÜZEL ABİSİ"
Karanlık…
Soğuk havayla iyice ağırlaşan bir karanlık. Uzaklardan şarkılar geliyor
kulağına, neşeli kadın çığlıkları, ayarını yitirmiş sarhoş naraları,
biri küfrediyor belki ana avrat, belki ağlıyor biri hıçkıra hıçkıra,
belki biri sessizce ölüyor bu gürültünün, bu hengâmenin ortasında.
Umurunda değil. Hepsinden sıyrılmış, sadece öfke... Onu tepeden tırnağa
titreten, tepeden tırnağa kuşatmış olan öfke... Belki geçtiği bu
karanlık sokağın, bu yıllanmış semtin bile farkında değil. Ne şehrin
debdebeli günlerinden kalma bu yaşlı mahallenin, ne bu unutulmuş
sokağın, ne bu soğuğun, ne de bu gecenin. Nereye gittiğini bilmeden
yürüyor, nefret tarafından kuşatılmış olarak. Kıskançlık denen o
canavar, çelikten pençesine almış yüreğini, habire sıkıyor.
“Kadınlar,”
diyor bir ses zihninin derinliklerinden, “Kadınlar, onlarla
oynayamazsın… Oynadığını zannedersin ama bir de bakmışsın, asıl oyuncak
sen olmuşsun.” Hayatına giren kadınların yüzleri beliriyor sokağın
zemininde. Birer birer düşüyor görüntüleri ayaklarının dibine. Hepsinin
boynu bükük, hepsinin gözlerinde keder. Hepsi üzgün… Aldırmıyor, bir su
birikintisiymiş gibi basıp geçiyor üzerlerinden, ama yeniden düşüyor
görüntüler zemine. “Kadınlar,” diyor o ses yine. “Kadınlardan asla
kurtulamazsın, hayaletleri hayatın boyunca seni takip eder.”
Derin
derin nefes alıp kovuyor zihnindeki sesi. Sesle birlikte kadınların
görüntüleri de kayboluyor. Ciğerlerine dolan ağır kömür kokusu
öksürtüyor onu. Bir küfür yükseliyor boğazından, vazgeçiyor, ne yararı
olacak ki? Biraz daha hızlandırıyor adımlarını. Hem de nereye gittiğini
bilmemesine rağmen. Hem de çare olmayacağını bile bile. Geniş adımları
gergin, yumrukları sıkılı, sağ gözü seğiriyor. Bir tek onun farkında.
Belki de o sebepten daha çok hiddetleniyor. Hiçbir zaman sahip olamadı
şu sağ gözüne, sinirlenince hep seğirir… İnsanoğlu neden bu kadar
zayıftır ki?
Belki bu karanlıktan kurtulsa, kalabalığın
çılgınca dalgalandığı İstiklal Caddesi’ne ulaşsa… Renkler, ışıklar,
sesler, çekip çıkaracak onu düştüğü bu mutsuzluk kuyusundan. Kendini,
yeni yılın gelişini kutlayan o eğlence manyağı güruhun içine atsa… Belki
bitecek bu kıskançlık, bu nefret, ruhunu ele geçiren bu boşluk... Nemli
rüzgâr alıp götürecek belki hepsini. Belki Zürih’teki gibi olacak…
Gençliğindeki gibi… Gölün kenarında yaptığı gece yürüyüşlerinde olduğu
gibi. Bu Allah’ın belası şehre gelmeden önceki gibi…
O
anda duyuyor sesi. Arnavut kaldırımında yankılanan adımlar. Emin
olamıyor onca gürültünün arasında. Evet, ayak sesleri. Yoksa kendi
adımları mı? Hızını düşürmeden, kulak kesiliyor. Sokağı, karanlığı,
geceyi dinliyor. Ömürlerini çoktan doldurmuş bu evlerin, çürümüş mezar
taşlarını andıran duvarlarında yankılanan ayak seslerini. Temkinli,
dikkatli, sinsi biri tarafından atılan adımların tekinsiz seslerini.
Evet, biri var arkasında. Gölgesini gölgesine, nefesini nefesine
ayarlamış, bedeninin tek bir kıpırtısını bile kaçırmadan adım adım onu
izliyor.
Yoksa o gün gelip çattı mı? Yoksa kâbuslarının
hakikate dönüşeceği zaman, şimdi mi, bu an mı? Ama tuhaf, içinde bir
sevinç beliriyor. Evet, apaçık hissediyor karnından yükselen sevinci.
Neden olmasın? Belki de en hayırlısı bu. Böylece sona erer yıllarca
süren bu işkence. Böylece huzur… Böylece günahlarının kefaretini ödemiş
olur. Hiç beklemediği anda aniden bütün ruhunu ele geçiren bu teslimiyet
hoşuna gidiyor. Katilinin yaklaştığını, silahının horozunu
kaldırdığını, tetiğe dokunduğunu, büyük bir patlamayla öne doğru
savrulduğunu yaşar gibi oluyor, hatta ağzındaki kanın tadını bile
duyuyor. Ama çok kısa sürüyor bu kabulleniş, yaşama isteği yeniden ağır
basıyor. Kıskançlığı, öfkesi, aşk için duyduğu kahır, hızla hayata
döndürüyor onu. Hayır, henüz değil. Ölmek için henüz erken. Amcasından
duyduğu o sözler düşüyor aklına, pala bıyıklarını sıvazlarken, tuhaf bir
sesle mırıldandığı o sözler: “Benim anam ağlayacağına, onunki ağlasın.”
Yavaşça
paltosunun düğmesini açıyor, sağ eli, kemerine uzanıyor. Kabzanın
insana güven veren soğukluğu, yitirdiği öfkesine yeniden kavuşturuyor
onu. Hep olduğu gibi mermi namluya sürülü. Tek yapması gereken, dönüp
ateş etmek. Ama sakince, elleri titremeden, hedefi şaşırmadan… Daha önce
defalarca yaptığı gibi. “Benim anam ağlayacağına, onunki ağlasın.”
Sımsıkı sarılıyor kabzaya, usulca çekiyor tabancayı, hızla dönüyor ama
silahını doğrultamıyor bile. Sert bir rüzgâr çarpıyor sol tarafına.
Sessiz, ama güçlü bir rüzgâr. Rüzgârın estiği yöne bakıyor. Biri
dikiliyor karanlıkta. Çok iyi tanıdığı biri. Gülümsemeye çalışıyor
karanlıktaki katiline. “Biliyordum,” diyor Arnavut kaldırımının üzerine
yıkılmadan önce. “Biliyordum...”
Gidiyor sevdiklerimiz; biz doğmadan Nazım göçüp gitti bu şiiri yazıp şimdi de ansızın dayı gitti bu şiiri seslendirip. İhtiyar "Delikanlı"m, İyi bak yıldızlara, erken giden tüm güzel insanlarla.....
Taa antik dönemlerden başlayıp bu post-modernist zamanlara ulaşmış dilimizde "Modern Olimpiyat"lar denilen bu spor olayının organize edilmesine 5 kez aday olup ilk kez final oylamasına kalan "medeniyetler şehri" İstanbul, 2020 olimpiyat oyunlarını da düzenleme hakkı elde edemedi. Bundan sonra da ardı arkası kesilmeyen "neden" ler sıralanmaya başlandı. Peki neden kaybettik biz bu organizasyonu ?
1- Ulaşım:
İstanbul'un değil olimpiyatlara herhangi günübirlik herhangi bir organizasyona (kongre, final maçı, daha küçük bi şampiyona) ev sahipliği yapması gündeme gelince akla ilk gelen ulaşım sorunu olmuştur her zaman. Nitekim dünkü sunumdan sonraki soru-cevap bölümünde de gelen sorular arasında bu konu vardı. Yetkililerimiz de 11 ve 16 dakika arasında ulaştıracağız gibi şeyler söylemişlerdi; lakin yeterli olmamış, nasıl olsun ki iki kent arasındaki metro ağına bakar mısınız?
2- Spor Kültürü:
Efendim, ülkemiz olimpiyatları destekliyormuş hem de % 94 oranında. Bundan hiç şüphemiz yok, tv başında desteklesek ona da razıyız da buna bile pek inancımız yok. Bence bu destek oranı salt spor organizasyonu için değil; sosyolojik bir olgu. Yüzyıllardır Avrupa ve dünya karşısındaki kaybedişimizden kaynaklanan bir duygu. Tıpkı "Avrupa Avrupa duy sesimizi; bu gelen Türklerin ayak sesleri !" tezahüratındaki dışavurum gibi biz yapalım da bizim olsun da gururlanalım gibi
garip bir duygu işte. Yoksa aldık da n'oldu, Bu yaz ülkemizde düzenlenen FIFA U-20 DÜNYA KUPASI son 34 yıldaki 18 organizasyonun en düşük seyirci sayısı rekoru bizde. bakınız FIFA U-20 DÜNYA KUPASI seyirci ortalaması:
En sevdiğimiz spor dalı olan futbol da bile stadyumları dolduramıyorsak olimpiyatlar da mesela çekiç atma da eskrim de pentatlon da hentbol da nasıl bi seyirci kitlemiz olurdu ya da seyircimiz olur muydu, diye de sormak geliyor insanın içinden.
Haa ayriyetten "Olimpiyatları alalım mı ?" adı altında hemen hemen her kanalın sokaktan geçen, çoğunluğu da esnaf olan halkımıza yönelttiği ve "Tabii alalım, turist gelir." diye el ovalayarak cevaplar aldığı programlar da sizi yanıltmasın. Olimpiyat hengamesinden kaçan turistleri de düşünmek lazım; çünkü 2012 Londra Olimpiyatları'nda turist sayısı bir önceki yılın aynı dönemine göre % 7 düşüş göstermişti.
3- Tanıtım; Şike-Doping:
Tanıtım filmimiz de bir klasik olduğu üzere martılar, çay karıştırma sesleri, semazenler, balerinler velhasılkelam klasik "doğu-batı sentezi" arabeskliği vardı hem de bolca. Oysa Japonlar da ise olimpik sporcularının yer aldığı bir şehrin/ulusun spora olan düşkünlüğünü anlatan "olimpik ruh" teması ön plandaydı.
Haa biz yapamazmıydık böyle bi tanıtım filmi?
-Yapamazdık; çünkü elimizde olimpik sporcu sayımız çok az, hatta onlardan da dopingden ceza alanlar var. O yüzden elimizde öyle bi malzeme olmayınca biz de kendimizi huzur bulmak için martılara ve ney sesine bırakmış olabiliriz.
2 yılı aşkın bi zamandır devam eden şike soruşturması ve alınan cezalar da bunun cabası.
İSTANBUL TANITIM FİLMİ:
TOKYO TANITIM FİLMİ:
4- Gezi Olayları- Suriye:
Gezi olayları ve "çapulcu"lar yüzünden olimipyatları alamamışız. Artık kına yakabilirlermiş, falan filan. Bir nedenimiz de bu. Dış basında kısmen bu tip haberlere yer verilse de son süreçte Buenos Aires'te Gezi olaylarının hiç gündeme gelmediğini birçok gazeteci teyit etti.
Ama Suriye konusunda maalesef aynı yerde değiliz; yine dünkü soru cevap bölümünde Monako Prensi Albert de olimpiyatların bölgeye etkisini sordu. E malumunuzdur ki Suriye ile savaşmak isteyen de bizim çapulcularımız değil.
Netice de hiç mi hak etmedik ?
Hak ettik, alabilirdik, siyasi irade çok istekliydi lakin işte adamlar bizim gözümüzden görmüyorlar İstanbul'u. Halkalarından 2'sinin İstanbul(Asya-Avrupa) olduğunu varsayarsak kesinlikle İstanbul'da olimpiyat düzenlenmelidir.
Ama işte bunun için sadece coğrafi güzellik yetmiyor. Diğer bütün sorunlarınızı da halletmiş olmanız gerekiyor.
"İnsan yaşadığı-yaşadıysa eğer-küçük, büyük tüm mutlulukların hesabını öder." (ben)
Öder, denizin ortasındaki bir fener gibi yapayalnız ve tek başına öder; gelip geçen gemilere el sallayarak.
Bu yazıyı yazan ben mi hüzünlüyüm sadece ?
Hayır, hayır; millet olarak o kadar hüzünlüyüz ki kelimelere yetiremiyoruz hüznümüzü. Binbir kelimeye boğuyoruz: hüzün, dert, keder, acı, ıstırap, üzüntü, efkar...
Tüm hüznümüz aslında tek bi kelimede gizli:"köngül/gönül"
Binlerce yıllık kadim sözcüğümüz başka dillerde karşılığı olmayan bir sözcük: diğer dillerde en yakın anlamıyla "vicdan" kelimesi olarak mevcut. Bu kelimenin karşılığı da tamamen ahlaki bir durum açıklaması.
Orta Asya'dan getirdiğimiz binlerce yıldır tarih sahnesinde olan bir
milletin savaş, açlık, kıtlık, göç gibi durumlar karşısında türettiği bu
sözcük; "köngül/gönül" sadece bireysel olarak değil milletçe, ahali olarak derinliğimizi, içtenliğimizi duygusallığımızı duygularımızı aşklarımızı yaşadıklarımızı anlatan bir kelime.
Çok sık kullandığımız "köngül/gönül" kelimesi şiirden türkülere hikayelere modern pop rock şarkılara kadar bizi çok etkilemiş kadife telaffuzu olan bir sözcük.
-'Aldırma gönül' diyenlere... HAPİSHANE ŞARKISI-5
Başın öne eğilmesin
Adırma gönül, aldırma
Ağladığın duyulmasın,
Aldırma gönül, aldırma
Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar;
Seni bu sesler oyalar,
Aldırma gönül, aldırma.
Görmesen bile denizi,
Yukarıya çevir gözü:
Deniz gibidir gökyüzü;
Aldırma gönül, aldırma.
Dertlerin kalkınca saha
Bir küfür yolla Allaha.
Görecek günler var daha;
Aldırma gönül, aldırma.
Kurşun ata ata biter;
Yollar gide gide biter;
Ceza yata yata biter;
Aldırma gönül, aldırma.... Sabahattin ALİ
EDİP AKBAYRAM
GÖNÜL DAĞI
Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca
Akar can özümde sel gizli gizli
Bir tenhada can cananı bulunca
Sinemi yaralar yar oy yar oy yar oy yar oy Dil gizli gizli dil gizli gizli
Sinemi yaralar yar oy yar oy yar oy yar oy
Dil gizli gizli dil gizli gizli
Dost elinden gel olmazsa varılmaz
Rızasız bahçenin gülü derilmez
Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
Gönülden gönüle giden yar oy yar oy yar oy yar oy
Yol gizli gizli yol gizli gizli
Gönülden gönüle yar oy yar oy yar oy yar oy
Yol gizli gizli yol gizli gizli Seher vakti garip garip bül bül öterken
Kipriklerin ok yar yar cana batarken
Cümle alem uykusunda yatarken
Kimseler görmeden yar oy yar oy yar oy yar oy yar oy Gel gizli gizli gel gizli gizli
Hoyratlar görmeden yar oy yar oy yar oy yar oy yar oy
Gel gizli gizli gel gizli gizli
Neşet ERTAŞ
GÖNÜL Nedir bu çektiğim senden
Gönül derdin hiç bitmiyor
Yediğin darbelere bak
Bu da mı sana yetmiyor gönül Her çiçekten bal alırsın
Her gördüğünle kalırsın
Sen kendini ne sanırsın
Belki bir gün uslanırsın gönül Uslan artık deli gönül
Bak gelip geçiyor ömür
Uslan artık deli divane gönül Dünya sana kalır sanma
Geleceği dünden sorma
Her gün gördüğün rüyayı
Aldanıp ta hayra yorma gönül Hepimiz bir misafiriz
Zaman gelince göçeriz
Ecel acı can alırken
Her şeyimizden geçeriz gönül
Orhan GENCEBAY
Hapishane Şarkısı Başın öne eğilmesin Aldırma gönül aldırma Ağladığın duyulmasın Aldırma gönül aldırma
Dışarda azgın dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma
Görmek istersen denizi
Yukarıya çevir yüzü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül aldırma
Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül aldırma
Söz: Sabahattin Ali
- See more at: http://www.insanokur.org/?p=595#sthash.xK85pRhT.dpuf
Hapishane Şarkısı Başın öne eğilmesin Aldırma gönül aldırma Ağladığın duyulmasın Aldırma gönül aldırma
Dışarda azgın dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma
Görmek istersen denizi
Yukarıya çevir yüzü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül aldırma
Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül aldırma
Söz: Sabahattin Ali
- See more at: http://www.insanokur.org/?p=595#sthash.xK85pRhT.dpuf
Hapishane Şarkısı Başın öne eğilmesin Aldırma gönül aldırma Ağladığın duyulmasın Aldırma gönül aldırma
Dışarda azgın dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma
Görmek istersen denizi
Yukarıya çevir yüzü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül aldırma
Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül aldırma
Söz: Sabahattin Ali
- See more at: http://www.insanokur.org/?p=595#sthash.xK85pRhT.dpuf
Hapishane Şarkısı Başın öne eğilmesin Aldırma gönül aldırma Ağladığın duyulmasın Aldırma gönül aldırma
Dışarda azgın dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma
Görmek istersen denizi
Yukarıya çevir yüzü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül aldırma
Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül aldırma
Söz: Sabahattin Ali
- See more at: http://www.insanokur.org/?p=595#sthash.xK85pRhT.dpuf
Türk edebiyatında en çok baskısı yapılan ve bir kült halinde dizeleri dilden dile dolaşan Ahmed Arif’in 'Hasretinden Prangalar Eskittim' kitabındaki şiirlerin önemli bir bölümünün geçtiğimiz ay kaybettiğimiz ünlü yazar Leyla Erbil’e yazıldığı ortaya çıktı.
“Yokluğun,
Cehennemin öbür adıdır/ Üşüyorum, kapama gözlerini...” diye yazmıştı
Ahmed Arif tek kitabına da adını veren ünlü şiiri ‘Hasretinden Prangalar
Eskittim’in son dizelerinde. O gözler geçtiğimiz temmuz ayının 19’unda kapandı. Yalnızca bu şiire değil kitapta yer alan pek çok dizeye ilham veren o gözlerin sahibi ise ünlü yazar Leyla Erbil’di. Edebiyat tarihimizin bu büyük sırrı Ahmed Arif’in Erbil’e yazdığı mektuplarla ortaya çıktı. 1954-1957 ve en son 1977’de olmak üzere 60’ın üzerinde mektup göndermiş Ahmed Arif. Pek çok şiirin ilk dizelerinin ve büyük bir aşkın kaleme alındığı o mektuplar bu ayın sonunda Ruken Kızıler editörlüğünde Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından kitap olarak yayımlanacak. Ahmed Arif’in ‘Leylim’ diye hitap ettiği ve bir şiirine de adını verdiği Leyla Erbil son romanı ‘Tuhaf Bir Erkek’i bitirdikten sonra mektupları yayımlamaya karar vermiş. Ahmed Arif’in oğlu Filinta Önal’ın da onayı alındıktan sonra çalışmalara başlanmış. Ancak ne yazık ki Erbil kitabını göremedi.
KİTAPTAN
15 Mayıs 1954 Ankara Leylâ, Canım, Kayb, berbat ve sessizim... Sessiz ve dolu: Allahtan ki sen varsın. Yoksa halim korkunçtu. Burası
bir köy! Yakınlarımın bütün ısrar ve gayretine rağmen, hemen anneme
gideceğim. Pazartesiye trendeyim. Eve gidince senin mektubunu
bulmalıyım. Anneme ilk sorum o olacak zaten. Sen nasılsın ömrüm? Son
telefonda canını sıktım mı? Ben artık annenden korkmuyorum. Aksine onu,
kendi annemmiş gibi seviyorum. Buna ne dersin? Hınca hınç mısra
doluyum. Kara ve yeşil fon, hepsinde hâkim. Biraz kendime geleyim,
mendillerine, bluzlarına, yastığına mısralar serpeyim. Ha? Fotoğrafındaki “halbuki...”yi hâlâ anlayabilmiş değilim. Anlatır mısın? Bütün
bunlar, beyhude biliyorum. Şaheser olan, benim uçakla oraya
gelebilmemdir. Allah kahretsin, bu hastalık, bu rezaletler ve bu aile
mecburiyetleri... Ne yapsam? Gözlerinden öperim canım. En çok da burnundan. Gülme, ciddi söylüyorum. Yarı parçan
Kuşkusuz ki Antony Burgess kitabı yazarken Stanley Kubrick de bu harikulade romana harikulade bir film çekerken "Otomatik Portakal"ın kült bir eser olup yıllarca çok okunup çok izleneceğini düşünmemişlerdi.
Kitap:
14 yaşındaki kahramanımız Alex; yakın gelecekte bir zamanda , toplumun çürüdüğü, annenin ve babanın sadece anne ve baba unvanına sahip olduğu için içindeki ilkel benliği ile birlikte şiddet ve suç kültürüne kanalize olup yanındaki 3 arkadaşıyla beraber yaşadıkları şehri inim inim inlettiği, gençliğin verdiği o çılgın enerjiyle süt barında kafayı bulup dehşet saçtığı bir ortamda geçmektedir kitap. Sokaktaki yaşlıları, evsizleri dövüp diğer çetelerle savaşmaktadırlar; ancak bunlar Alex ve arkadaşlarını kesmediği için artık daha büyük işler yapmalıdırlar. Zengin bunak "kedili kadın"ın evini soymaya gidip zengin kadını öldürünce bir de yanındaki arakadaşları bile kendisinden nefret ettiği için arkadaşları tarafından ihanete uğrayan, nefret edilen Alex' in hayatı bu noktada değişir ve 1. bölüm burada sona erer.
Alex hapse atılır, yeni İçişleri Bakanının mahkumları ıslah etme projesine seçilir. Pavlov'un köpeği misali suç karşısında koşullandırılır Alex. Kendisine suç unsuru-şiddet,tecavüz,ırkçılık-içeren videolar izletilir hem de en sevdiği klasik müzikle birlikte. Ve bu tedavinin sonucunda Alex bir masum vatandaş olur. Ancak olmaz beyni yıkanan Alex dikiş tutturamaz şiddet görür dayanamaz hastanelere düşer: İçişleri bakanı tarafından şefkat görür kameralar önünde ve Alex başta nasılsa sonda da öyledir; ama bambaşka bir insan olarak.
Kitap da Burgess deneysel bir dil kullanmış; olayları olduğu gibi aktarmış mekan ve kişi tasvirlerine yer vermemiştir.
Burgess'in temel amacı devlet-insan, suç-ceza ilişkilerinde devletin hegemonyası, insanın sahip olduğunu sandığı; ama aslında devletin verdiği sınırlı özgürlüğü sorgulamaktır.
Film: Stanley Kubrick'in en ince işçiliği diyebileceğimiz "Otomatik Portakal" filmi dönemin İngiltere'sinde aylarca kapalı gişe oynamış en sonunda toplumun ayaklanmasından korkularak dönemin yönetimi tarafından taaa ki 90' lı yıllara kadar yasaklanmıştır.Filmin Türkiye' deki gösterim tarihi de 1995'tir.
Filmde romandakinin tersine mekan tasvirlerine çok önem verilmiş, 2013 gözünden bu 1971 yapımı film izlendiğinde kostümler ve mekanlar hala normal olamamış ki gözümüzde post-modernizm algısını yaratmaya halen devam etmektedir.Deney sürecinde Alex'in gözlerinin zorla açık tutularak izletilen şiddet sahneleri hem Alex'e hem de seyirciye uygulanmış ağır zihinsel şiddet sahneleridir. Yer yer hızlandırılmış ve yavaşalatılmış sahneleri de filme güzellik katmaktadır.
Zaten yapılmış en iyi filmlerden birisi olan "Otomatik Portakal" üzerine çok fazla bi'şey söylemeye de hakkımız yok sanırım. Fragman:
Peki neden bu kitabı okumalı, bu filmi izlemeliyiz ?
Önemli bir distopik eser olan "Otomatik Portakal" yakın gelecekte totaliter rejimlerin insan üzerinde kurabileceği baskıyı sınırı olmadan anlatan bir eser. Distopya'nın "ata"sı sayılan Yevgeni Zemyatin'in "Biz"ine selam çakarak hapishaneden itibaren Alex'in isminin 665321 olması, ilk bölümde Alex'ten nefret ederken 2. bölümde canınızın acıyor hale gelmesi, bir anti-kahraman filmi izlemek isteyenlere hitap etmesi, insanın kendi özgürlüğünü sorguluyor olması, Alex'in hastaneden çıktıktan sonra eve geldiğinde anne ve babasının eve kiracı olarak kendisinin "iyi huylu"sunu almasıyla bir nevi Jack-Tyler türevi bi ilişkiyle 70'li yılların "Dövüş Kulübü" olması sebebiyle, insanı rahatsız etmesiyle, Pavlov'un köpeğine uyguladığı "klasik koşullanma" deneylerinin en vahşicesinin insana uygulanmasıyla, uyguladığı şiddetin sonra kendisine uygulanmasıyla şiddetin toplumsal olduğunu anlatmasıyla, Alex'in hapishaneye kabul edilişindeki memurların abartılı davranışlarıyla devlet bürokrasisine yapılan eleştirisiyle, kitap ve filmin güzel uyumuyla sonuna kadar okunması gereken bir kitap, göz kırpmadan izlenmesi gereken bir filmdir.